Bir Gönül Çağrısı
Ey Ümmet-i Muhammed ; “Allah ve melekleri, peygamberi çok salat ederler, Ey müminler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” (El-Ahzab-56)

“Bana en yakın olanlar, üzerime en çok salavat getirenler olacaktır.”


“Meclislerinizi salavat ile süsleyiniz.”


Bir Gönül Çağrısı


 
sonsuzlukAnasayfaKayıt OlGiriş yapZiyaretçi Defteri

Paylaş | 
 

 Ebû Abdillâh Muhammed ibni İsmâîl ibni İbrâhîm el-Cu'fî el-Buhârî

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
asiya
Site Moderatör
Site Moderatör


Mesaj Sayısı : 53
Kayıt tarihi : 25/11/09

MesajKonu: Ebû Abdillâh Muhammed ibni İsmâîl ibni İbrâhîm el-Cu'fî el-Buhârî   Salı Ara. 22, 2009 9:18 pm

Ebû Abdillâh Muhammed ibni İsmâîl ibni
İbrâhîm el-Cu'fî el-Buhârî (ö. 256/870)

Kur'ân-ı Kerîm'den sonra en
güvenilir kitap kabul edilen el-Camiu's- sahih adlı eseriyle tanınmış büyük
muhaddis.

13 Şevval 194 (20 Temmuz 810) Cuma günü Buhara'da doğdu.
Dedesinin dedesi olan Berdizbeh Mecûsî idi. Onun oğlu Mugîre, Buhara Valisi
Cu'feli Yemân vasıtasıyla müslüman oldu. Buhârî bundan dolayı Cu'fî nisbesiyle
de anılmıştır. Dedesi İbrahim hakkında fazla bilgi bulunmamakla beraber babası
İsmail'in Mâlik b. Enes ve Abdullah b. Mübarek gibi âlimlerden hadis öğrenen bir
kişi olduğu bilinmekte ve Buhârî henüz çocukken vefat ettiği, hadise dair bazı
kitaplarının oğluna intikal ettiği anlaşılmaktadır. Annesinin ise duası makbul
dindar bir kadın olduğu zikredilmektedir.

Buhârî on yaşına doğru Muhammed
b. Selâm el-Bîkendî, Abdullah b. Muhammed el-Müsnedî gibi Buharalı
muhaddislerden hadis öğrenmeye başladı. On bir yaşlarında iken hocası Dâhilî'nin
rivayet sırasında yaptığı bazı hataları tashih etmesiyle dikkatleri çekti. On
altı yaşına geldiği zaman İbnü'l-Mübarek ve Vekr b. Cerrâh'ın kitaplarını
tamamen ezberlemişti. Bu sırada annesi ve kardeşi Ahmed ile birlikte hacca
gitti. Hac sonrası onlar memleketlerine döndükleri halde Buhârî Mekke'de kaldı
ve Hallâd b. Yahya, Humeydî gibi âlimlerden hadis tahsil etti. Daha sonra bu
maksatla ilim merkezlerini dolaşmaya başladı. Bu merkezler alfabetik olarak
şöyle sıralanabilir:

Bağdat'a sekiz defadan fazla gitti ve her seferinde
Ahmed b. Hanbel ile görüşüp ondan faydalandı. Basra'ya dört veya beş defa gitti;
orada Ebû Âsim en-Nebîl, Ensârî diye tanınan Basra kadısı Muhammed b. Abdullah
ve Haccâc b. Minhâl gibi muhaddislerden istifade etti. Mekkî b. İbrahim, Kuteybe
b. Saîd vb. âlimlerden hadis dinlemek için
Belh'e birkaç defa gitti ve Belhliler'in isteği üzerine onlara kendilerinden
ilim tahsil ettiği 1000 hocadan birer hadis yazdırdı. Dımaşk'ta Ebû Müshir'den
hadis öğrendi. Hicaz'da altı yıl kaldı. Humus'a gitti. Kûfe'ye birçok defa
seyahat ederek Âdem b. Ebü İyâs. Ubeydullah b. Mûsâ, Ebû Nuaym Fazl b. Dükeyn
gibi muhaddislerden hadis dinledi. Medine'de İsmail b. Ebû Üveys, Merv'de Abdan
b. Osman, iki defa gittiği Mısır'da Saîd b. Ebû Meryem, Abdullah b. Yûsuf ve
Asbağ b. Ferec gibi hocalardan hadis tahsil etti. İlk defa 209'da (824), son
olarak da 250'de (864) gittiği ve beş yıl süreyle hadis okuttuğu Nîşâbur'da
Yahya b. Yahya el-Minkarî gibi hadis hafızlarından faydalandı.

Buhârî
kendilerinden hadis yazdığı muhaddislerin sayısının 1080 olduğunu söyler
(Zehebî, A'lâmü'n-nübelâ' XII, 395). Tek nüshası İrlanda'da bulunan (Chester
Beatty, nr. 5165/ 1,11 varak) İbn Mende'ye (ö. 395/1005) ait
Tesmiye-tü'1-meşâyih ellezîne yervî anhüm el-îmâm Ebû Abdillâh Muhammed b.
İs-mâ'îl el-Buhârî adlı eserde, Buhârî'nin el-Camiu's-sahih'te rivayette
bulunduğu hocalarından 309 muhaddisin adı, yaşadıkları şehirler ve ölüm
tarihleri verilmektedir (A. J. Arberry bu risaleyi tanıttıktan sonra söz konusu
muhaddislere ait listeyi İngilizce olarak yayımlamıştır). Ancak
el-Câmiu's-sahih'teki rivayetlerin Buhârî'nin derlediği yüz binlerce hadisin pek
az bir bölümünü teşkil ettiğini de gözden uzak tutmamalıdır. Meşhur talebesi
Firebrî, el-Câmiu's-sahîh'i Buhârîden 90.000 talebenin dinlediğini
söylemektedir. En tanınmış diğer talebeleri ise İmam Müslim, Tirmizî, Ebû Hatim,
Ebû Zür'a er-Râzî, Muhammed b. Nasr el-Mervezî, Salih Cezere, İbn Huzeyme gibi
muhaddislerdir.

Buhârînin uzun seyahatleri sonunda derlediği hadislerle
geniş bir kütüphane meydana getirdiği ve seyahatleri esnasında kitaplarını imkân
nisbetinde yanında taşıdığı anlaşılmaktadır. Cariyesinin, odasında adım atacak
yer bulunmadığından şikâyet etmesi, bir gece uyumayıp o güne kadar yazdığı
hadisleri hesapladığını ve senedleri muttasıl 200.000 hadis kaydetmiş olduğunu
söylemesi de bunu göstermektedir (Zehebî, A'lâmü'n-nübelâ' XII, 411, 412, 452).


Yazdığı hadislerin kitaplarda kalmayıp onları hafızasına nakşettiğini
gösteren en iyi örneklerden biri Bağdat'ta verdiği imtihandır. İbn Adî'nin
rivayetine göre, Buhârî'nin Bağdat'a geldiğini duyan muhaddisler 100 hadisin
sened ve metinlerini birbirine karıştırarak bunları on kişiye verdiler ve onlara
Buhârî toplantı yerine gelince bu hadisleri sırayla sormalarını söylediler. Bu
on kişi tesbit edilen hadisleri çeşitli İslâm ülkelerinden gelmiş olan
muhaddislerin huzurunda okuyarak bunların mahiyeti hakkında bilgi istediler.
Buhârî onlara bu hadislerin hiçbirini okunduğu şekliyle bilmediğini belirttikten
sonra, ilk soruyu yönelten kimseden başlayarak, sordukları hadislerin sened ve
metinlerinin doğrusunu her birine ayrı ayrı söyledi. Buhârî hakkında tereddüdü
olanlar onun nasıl bir hafıza gücüne ve ne kadar geniş bir hadis kültürüne sahip
olduğunu gördüler.

Buhârî ve Mihne Olayı

Kur'ân-ı Kerîmin
mahlûk oluşuyla ilgili olarak Mu'tezile tarafından ileri sürülen görüş, devletin
de destek vermesiyle İslâm âlemini zor durumda bırakmıştır. Ahmed b. Hanbel,
muhafazakâr âlimler için bir imtihan vesilesi (fitne) olan bu olay karşısında
büyük bir azim ve sebatla direnmiş, sonunda devletin desteğini çekmesi üzerine
Mutezile davayı kaybetmiştir. Buna rağmen konu büsbütün kapanmamış, İslâm
âleminde sürüp giden bu tartışmalardan Buhârî de zarar görmüştür. İmam Müslim'in
belirttiğine göre Buhârî Nîşâbur'a gittiğinde halk kendisine çok itibar etmiş,
onu iki üç günlük mesafede karşılamıştır. Nîşâbur'un tanınmış muhaddisi Muhammed
b. Yahya ez-Zühlî halka Buhârî'yi karşılamasını tavsiye etmiş, ileri gelen
âlimlerle birlikte kendisi de bizzat karşılamaya gitmiş ve talebelerine ona
hiçbir kelâm meselesini sormamalarını tenbih etmiştir. Buna gerekçe olarak da
Buhârî kendi görüşlerinin aksine bir fikir beyan edecek olursa aralarında
ihtilâf çıkacağını, o takdirde Horasan'daki bütün Haricî, Râfizî, Cehmî ve
Mürciî grupların kendilerine düşman olacağını söylemiştir. Yine Müslim'in
belirttiğine göre Buhârî'nin kaldığı ev ziyaretçilerle dolup taşmış, şehre
gelişinin ikinci veya üçüncü günü bu ziyaretçilerden biri ona Kur'an'ın mahlûk
olup olmadığını sormuş, onun da, "Fiillerimiz mahlûktur; bir sözü ifade edişimiz
de (Kuran metnini okuyuşumuz) fiillerimizdendir" demesi üzerine orada bulunanlar
arasında büyük bir ihtilâf çıkmıştır. Buhârî'nin Kur'an okumayı mahlûk saydığını
iddia edenlerle bu iddiaya katılmayanlar kavgaya tutuşmuş, bunun üzerine
ziyaretçiler ev halkı tarafından dışarı çıkarılmıştır.

Bu konuda
kendisine anlatılanları nakleden İbn Adî'ye göre ise Buhârîyi kıskanan bir
muhaddis onun Kur'an mahlûktur görüşünü benimsediğini iddia ederek hadis
talebelerini hocalarının kanaatini öğrenmeye teşvik etmiş, ancak Buhârî bu
konuda fikrini soran kişiye cevap vermek istememiş, fakat onun üç defa ısrarla
sormasından sonra, "Kur'an Allah kelâmıdır, mahlûk değildir; ancak kulların
fiilleri (Kuranı okuyuşları) mahlûktur; bu konuda soru sormak ise bid'attır"
diye cevap vermiş, bunun üzerine ortalık karışmıştır.

Sübkî'nin
kanaatine göre muhaddis Zühlî, Kur'an metnini telaffuz etmenin mahlûk olduğunu
söyleyenlerin kendileriyle konuşulmaması gereken birer bid'atçı, bizzat metnin
mahlûk olduğunu söyleyenlerin ise kâfir sayılacaklarını belirtirken Buhârî'ye
muhalefet etmeyi düşünmemiştir. Eğer Zühlî Buhârî'ye muhalefet etmiş ve mahlûk
olan dudaklardan çıkan sözün kadîm olduğunu ileri sürmüşse büyük bir günah
işlemiştir. Zira gerek Zühlî ve Ahmed b. Hanbel, gerekse diğer büyük imamlar bu
kabil münakaşalara dalmanın doğru olmayacağını ifade etmek istemişlerdir.


Anlaşılan odur ki, bu konuda Halku ef'âli'l-ibâd adıyla bir de müstakil
eser kaleme almış olan Buhârî bu ve benzeri itikadî konuları gerektiğinde
konuşulacak meseleler olarak kabul etmektedir. Bu olaylardan sonra muhaddis
Ahmed b. Seleme Buhârî'yi ziyaret ederek Zühlî'nin Nîşâbur'da belli bir yeri
olduğunu, onun görüşlerine kimsenin karşı çıkamadığını söyledi ve bu durumda ne
tavsiye edeceğini sordu. Buhârî de, "Ben işimi Allah 'a havale ediyorum; şüphesiz
Allah kullarının her halini görür" (el-Mü'min 40/44) mealindeki âyeti okuyarak
Nîşâbur'a bir menfaat elde etmek için gelmediğini, kendisini kıskanan Zühlî'nin
dedikodularına son vermek için hemen ertesi gün şehri terk edeceğini bildirdi.
(Buhârî'nin halku'l-Kur'ân meselesiyle ilgili görüşleri için bu maddenin "Akaide
Dair Görüşleri" bölümüne bakınız).

Buhârî Nîşâbur'dan sonra Merv'e gitti.
Kendisini yolda karşılayan şehrin tanınmış muhaddis ve fakihi Ahmed b. Seyyar
görüşlerinin isabetli olduğunu, fakat halkın anlayamayacağı konulara girmemesi
gerektiğini söyledi. Buhârî de kendisine iyi bildiği bir mesele sorulduğu zaman
susmasının mümkün olmadığını ifade etti. Daha sonra Merv'den Buhara'ya
geçti.

Buhârî kendisinden ilim tahsil etmek isteyen herkese bildiğini
esirgemeden vermesine rağmen devlet adamlarından uzak durur, onların saraylarına
gitmeyi ilmi küçük düşüren bir davranış olarak kabul eder ve bu uğurda her
zorluğa katlanmayı göze alırdı. Horasan Valisi Hâlid b. Ahmed ez-Zühlî ona bir
adamını göndererek el-Câmi'us-sahîh, et-Târihu'l-kebîr ve diğer eserlerini
kendisinden dinlemeyi arzu ettiğini bildirince bu talebi reddetti. İlmi küçük
düşüremeyeceğini, onu başkalarının ayağına götüremeyeceğini. gerçekten arzu
ediyorsa hadis okuttuğu mescide --veya evine-- gelmesini, bunu da istemiyorsa
hadis okutmasını yasaklayabileceğini söyledi. Hazret-i Peygamber'in, "Kendisine
sorulan şeyi öğretmekten kaçınan kimsenin ağzına ateşten gem vurulacağını" ifade
eden hadisi sebebiyle ilmi kimseden esirgemediğini de haber verdi. Buhara
valisinin sadece kendi çocuklarına ders vermesi yolundaki isteğini de ilmi belli
insanlara tahsis edemeyeceği gerekçesiyle reddetti. Bunun üzerine vali, yakın
adamlarından bazılarının Buhârî'nin Ehl-i sünnet görüşüyle bağdaşmayan fikirlere
sahip olduğunu iddia etmelerini sağladı. Sonra da bu iddiaya dayanarak onu kendi
memleketinden sürdü. Buhârî oradan Semerkant'a gitmek üzere yola çıktı.
Semerkant'a 3 mil mesafede bulunan Hartenk kasabasındaki akrabalarını ziyaret
etti. Fakat orada hastalandı ve Semerkant'a gidemedi. 256 yılının ramazan
bayramı gecesi vefat etti, ertesi gün (1 Eylül 870 Cuma) orada toprağa verildi.
Ailesi hakkında bütün bilinenler, Ahmed adında bir oğlu olduğu, evinde birkaç
cariyesi bulunduğundan ibarettir.

Şahsiyeti

Buhârî, orta
boylu olup zayıf ve ince bir yapıya sahipti. Birçok güzel huyu yanında az
konuşması, başkalarının sahip olduğu imkânlara özenmemesi gibi özellikleri de
vardı. Yiyip içmeye önem vermezdi. Onun cömertliğini, dünya malına değer
vermediğini ve yardım severliğini gösteren davranışları pek çoktur. 25.000
dirhem alacaklı olduğu birine karşı gösterdiği müsamaha dikkat çekicidir. Uzun
zamandan beri borcunu ödemeyen bu şahıstan bazı idareciler vasıtasıyla alacağını
tahsil etmesini tavsiye edenlere, "Ben onlardan yardım istersem onlar da benden
işlerine geldiği gibi fetva vermemi isterler; dünya için dinimi satamam"
demiştir. Fakat bazı dostları ona rağmen bu konuyu yöneticilere söylediler.
Buhârî bunu haber alınca ilgililere mektup yazarak borçluya bir kötülük
yapılmamasını istedi ve onunla her yıl kendisine 10 dirhem ödemek üzere anlaşma
yaptı. Buhârî'nin dünya işleriyle ilgilenmediği, şahsî işlerini bir adamının
yürüttüğü kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır.

Buhârî'nin ahlâkî
faziletleri, tenkit ettiği râviler hakkındaki son derece mutedil ve insaflı
sözlerinde de görülür. Bir râvi için kullandığı en ağır cerh ifadeleri, o
kimsenin güvenilemeyecek kadar zayıf (münkerü'I-hadîs) olduğunu, muhaddislerin
onun hakkında fikir beyan etmediğini (seketû anh) söylemekten ibarettir. Hadis
uydurmakla tanınan kimseler hakkında bile yalancı (kezzâb) ifadesini pek nâdir
kullanmıştır. Gıybetten sakınarak kimseyi çekiştirmediğini söylemesi ve "Allah
Teâlâ'nın beni gıybetten dolayı hesaba çekmeyeceğini umarım" demesi bu konudaki
titizliğini göstermektedir. Bir gün hadis okuturken âmâ olan talebesi Ebû Ma'şer
bir hadisten pek hoşlanmış olmalı ki başını, elini sallamaya başladı. Onun bu
haline tebessüm eden Buhârî, daha sonra bu tebessümü ile Ebû Ma'şer'e haksızlık
ettiğini düşünerek ondan helâllik istedi.

Buhârî'nin oğlu gibi sevip
ilgilendiği kâtibi Muhammed b. Ebû Hatim, onun ok atmayı çok sevdiğini, yanında
bulunduğu uzun yıllar boyunca attığı oklardan sadece ikisinin hedefe isabet
etmediğini ve bu hususta kimsenin onunla boy ölçüşemeyeceğini söylemektedir.
Bazı kitaplarda yer alan ahlâkî beyitleri ise onun şiir zevkini
yansıtmaktadır.

Buhârî'yi yakından tanıyan âlimlerin takdirkâr ifadeleri,
onun ilmî şahsiyeti ve otoritesi hakkında fikir vermektedir. Hocası Nuaym b.
Hammâd ile muhaddis Yakûb b. İbrahim ed-Devraki. "Buhârî bu ümmetin fakihidir"
derlerdi. Basralı hocalarından Bündâr diye tanınan Muhammed b. Beşşâr Buhâri
gibi bir âlim görmediğini ifade eder ve Buhârî Basra'ya gelince onunla iftihar
ettiğini söylerdi. Hadis ve fıkıh ilimlerindeki derin bilgisiyle tanınan hocası
İshak b. Râhûye muhaddislere, "Bu gençten hadis yazınız" diye tavsiyede
bulunduktan sonra eğer Buhârî Hasan-ı Basrî zamanında gelmiş olsaydı hadis ve
fıkhı çok iyi bildiği için herkesin ona başvurmak zorunda kalacağını söylerdi.
Yine Basralı hocalarından ve "emîrü'l-mü'minîn fi'l-hadîs" lakabını almış nâdir
muhaddislerden biri olan Ali b. Medînî'ye, "Buhârî sadece senin yanında tevazu
gösteriyor" dediler. İbnü'l-Medînî de, "Siz ona bakmayın, onun gözleri kendi
gibi birini daha görmemiştir" karşılığını verdi. Diğer bir hocası olan Amr b.
Ali el-Fellâs ise onun bilmediği hadise hadis denilemeyeceğini söylerdi. İmam
Müslim Buhârîye hitaben, "Sana ancak seni çekemeyenler kızabilir. Dünyada senin
bir benzerinin bulunmadığına şahadet ederim" diyerek ona duyduğu derin sevgiyi
dile getirmiştir. İbn Huzeyme ise, "Şu gök kubbenin altında Resûlullah'ın
hadislerini Buhârî'den daha iyi bilen ve daha iyi ezberlemiş olan birini
görmedim" derdi. Hocalarından Muhammed b. Selâm el-Bîkendî ile Abdullah b. Yûsuf
et-Tinnîsî hadis kitaplarını ona tashih ettirmişlerdi. Humeydî de hadise dair
bir meselede muhaddislerden biriyle anlaşmazlığa düşünce henüz on sekiz yaşında
bulunan talebesi Buhârî'yi hakem tayin
etmişti.

Hadisçiliği

Hicrî ilk üç asırda hadise
hizmetleriyle tanınan önemli şahsiyetler arasında Buhârî'nin ön planda
gelmesinin sebebi, sahih hadisleri ilk defa bir araya getirmesinin yanında hadis
ilmindeki tartışmasız otoritesidir. Yüz binlerce rivayet arasından en sahih
olanları seçmedeki metodunu Müslim'in aynı adlı çalışmasındaki farklı metoduyla
mukayese ederek onu Buhârî'ye tercih etmek isteyenler fazla taraftar
bulamamışlardır. Rivayetlerde her âlimin göremediği ince kusurları (ilel)
farketme hususunda Müslim'den de ileride olduğu, senedleri meydana getiren
şahısların hem aynı zamanda yaşama, hem de birbiriyle uzun müddet görüşme
şartını uygulama hususunda hiçbir muhaddisin onunla boy ölçüşemediği kabul
edilmiştir. Bunlardan başka hadislerden elde ettiği fıkhî görüşlerini bab
başlıklarında göstermeye çalışması, bir hadisin ihtiva ettiği birkaç hükmü
ilgili yerlerde zikretmek için onu tekrardan kaçınmaması gibi ilmî özellikleri
sebebiyle el-Câmiu's-sahîh diğer hadis kitaplarına tercih edilmiştir.


Bütün muhaddisler gibi Buhârî de eserlerine aldığı hadisleri hangi
prensiplere göre seçtiğini kaydetmemiştir. Onun bu prensipleri (şartlar) daha
sonra eserleri incelenmek suretiyle tesbit edilmiştir. Bununla beraber Buhârî
bazı râviler hakkında tenkitte bulunurken bir kısım prensiplerinden söz
etmiştir. Meselâ İbn Ebû Leylâ'dan söz ederken, sadûk olmakla beraber hadisin
sağlamı ile çürüğünü birbirinden ayıramadığı için ondan ve onun gibilerden hadis
rivayet etmediğini belirtmiştir (Tirmizî, "Salât", 152).

Birinden hadis
yazarken onun ismini, künyesini, nisbesini ve hadisi nasıl öğrendiğini mutlaka
sorduğunu, aldığı cevaplar sonunda eğer o kişiyi yeterli bulursa ondan hadis
rivayet ettiğini, aksi halde onun şeyhinden yazdığı aslı gördükten sonra
hadislerini yazdığını ifade etmekte, fakat bazı hadis talebelerinin ne
yazdıklarına ne de nasıl yazdıklarına dikkat etmediklerinden yakınmaktadır
(Zehebî, A'lâmü'n-nübelâ' XII, 406). Buhârî'nin rivayetteki titizliğine rağmen
çoğu kendi hocası olan bazı zayıf râvilerden hadis almasının sebebini anlamak
kolay değildir. Kendilerinden Müslim'in rivayette bulunmayıp sadece Buhârî'nin
hadis aldığı muhaddislerin sayısı 435"tir. Bunlardan zayıf olmaları sebebiyle
tenkit edilenler seksen kadardır. Şüphesiz Buhârî bu muhaddislerin her biriyle
bizzat görüşmüş, rivayetlerini gözden geçirmiş ve onların hadislerini çok defa
bir konuyu desteklemek üzere kullanmıştır.

Buhârî'nin yakın talebeleri,
kendisinin kitaplarını yazarken malzemeleri önce ayrıntılı olarak tesbit
ettiğini, meydana getirdiği hacimli eseri üzerinde uzun süre titizlikle
çalışarak son şeklini verdiğini söylemektedirler. İbn Hacer onun
Kitâbü'l-İ'tisâmı el-Edebü'l-müfred'de yaptığı gibi önce müstakil bir kitap
olarak yazdığını, daha sonra onu ihtisar ettiğini düşünmektedir (Fethu'l-bârî,
XIII, 246-247). Bizzat Buhârî'nin bütün kitaplarını üçer defa yazdığını
söylemesi (İbn Hacer, Tağlîku't-ta'lîk, V, 418), onun eserlerini yazdıktan sonra
talebelerine okuttuğunu, bu sırada bazı konulan ilâve edip bazılarını
çıkardığını, daha sonra eserini ikinci ve üçüncü defa aynı şekilde okutup tashih
ettiğini göstermektedir. Nitekim bazı kitaplarının farklı nüshalarında bunu
görmek mümkündür. Henüz yirmi yaşına basmadan ve kendi ifadesiyle "Hazret-i
Peygamber'in kabri başında mehtaplı gecelerde" yazdığı et-Târihu'l-kebîr onun
ilk eserlerinden biridir. Çok erken bir devirde yazdığı bu kitabın bir
rivayetini gören Ebû Zür'a er-Râzî onda bazı hatalar tesbit etmiş, İbn Ebû Hatim
er-Râzî de bunun üzerine Beyânü hatai Muhammed b. İsmâîl el-Buhârî fî Târîhih
adlı eserini kaleme almıştı. Buhârî'nin talebelerinden Muhammed b. Süleyman b.
Fâris ed-Dellâl'ın aynı esere ait nüshasını gören Hatîb el-Bağdâdî, Ebû Zür'a
ile İbn Ebû Hâtim'in sözünü ettikleri hatalardan bazılarının bu nüshada yer
almadığını tesbit etmiştir. Aynı şekilde Hatîb el-Bağdadî'nin Muvazzıhu
evhâmi'l-cem' ve't-tefrîk adlı eserinde işaret ettiği bazı hataların Buhârî'nin
talebelerinden Muhammed b. Sehl b. Kürdî'nin rivayet ettiği nüshada bulunmadığı
görülmektedir. Bu sonuncu nüshanın, et-Târîhu'l-kebîr'in Buhârî tarafından
üçüncü defa tashih edilmiş nüshalarından biri olduğu anlaşılmaktadır. Târîhu
Bağdâd'da nakledildiğine göre (II, 7), 230'da (844-45) vefat eden İshak b.
Râhûye'nin, talebesi Buhârî'nin et-Târîhu'l-kebîr'ini eline alarak Emîr Abdullah
b. Tâhir'e, "Sana bir hârika göstereyim mi?" dediği, eserin bu tarihten, 252'de
(866) vefat eden ve Bündâr diye tanınan Muhammed b. Beşşâr'a varıncaya kadar
(Buhârî, 1, 49) birçok değişik râviyi ihtiva ettiği dikkate alınırsa Buhârî'nin
hayatının ileri bir safhasına kadar eserini devamlı surette yenileyip ikmal
ettiği anlaşılır.

Eserleri

1.
El-Câmi'u's-sahîh

Buhârî, halk arasında Sahîh-i Buhârî diye şöhret bulan
bu eseri 600.000 kadar hadis arasından seçerek on altı yılda meydana
getirdiğini, her bir hadisi (veya babı) yazmadan önce mutlaka boy abdesti alarak
iki rek'at namaz kıldığını söylemiştir. Eserini Buhara'da yazmaya başlamış,
çalışmasına Mekke, Medine ve Basra'da devam etmiştir. Yeryüzünde hiçbir esere
gösterilmeyen bir ihtimama mazhar olan ve İslâm dünyasında üzerine yüzlerce
inceleme ve şerh kaleme alınmış bulunan el-Câmiu'ş-sahîh İstanbul, Mısır,
Hindistan ve Avrupa'da birçok defa basılmıştır.

2.
Et-Târîhu'l-Kebîr

Buhârî'nin el-Camiu's-Sahîh'ten önce yazdığı bu kitap
sahasının ilk eserlerinden biri olup burada ashaptan kendi şeyhlerine gelinceye
kadar 13.000'e yakın râvinin güvenilirlik derecesini tesbit etmiştir.
et-Târîhu'l-kebîr Haydarâbâd'da Dârü'l-maârifi'l-Osmâniyye tarafından dört büyük
cilt (sekiz cüz) halinde basılmıştır (1361-1364). Ayrıca Dârü'l-kütübi'l-ilmiyye
ve Müessesetü'l-kütübi's-sekafiyye tarafından eserde geçen şahısların ve
hadislerin fihristi hazırlatılarak Beyrut'ta iki cilt halinde yayımlanmıştır
(1407/1987).

3. Et-Târîhu'l-Evsat

Et-Târîhu'l-kebîr'in bir
muhtasarı olduğu anlaşılmakla beraber eserin tam olarak günümüze geldiği
bilinmemektedir. Çok eksik bir nüshası Hindistan'da mevcuttur (Bankipûr 12/32,
nr. 687, 56 varak).

4. Et-Târîhu's-Sağîr

Et-Târîhu'l-kebîr'm bir
hulâsası olup râvileri et-Târîhu'l-kebîr'deki gibi alfabetik olarak değil vefat
tarihlerine göre ele almakta ve onlar hakkında diğer eserlerinde rastlanmayan
bilgiler vermektedir. Eser Muhammed el-Ca'ferî tarafından Allahâbâd'da (1324,
taşbaskı) ve Ahmedâ-bâd'da (1325), Mahmud İbrahim Zâyed tarafından da Kahire'de
(1396-1397/1976-1977) iki cilt halinde yayımlanmıştır. Bu çalışma. Yûsuf
el-Mar'aşlî tarafından içindeki hadislerin fihristi yapılarak Beyrut'ta yeniden
basılmıştır (1986).

5. Kitâbü'd-Duafâi's-Sağîr

İbrahim ismiyle
başlamakta ve 418 râviyi ihtiva etmektedir. Buhârî'nin daha önce zikredilen
kitaplarına nisbetle oldukça küçük hacimli olup alfabetiktir. Eser Agra'da
(1323), Allahâbâd'da (1325), Bûrân ed-Danâvî'nin tahkikiyle Beyrut'ta
(1404/1984), Abdülazîz İzzeddin es-Seyrevân tarafından el-Mecmû' fi'd-duafâ'
ve'l-metrûkîn adıyla ve Nesâî ile Dârekutnî'nin ed-Duafâ' ve'1-metrûkîn adlı
eserleriyle birlikte Beyrut'ta (1405/1985) ve Mahmûd İbrahim Zâyed'in tahkikiyle
Nesâî'nin Kitâbü'd-Duafâ' ve'l-metrû-kîn'i ile birlikte yine Beyrut'ta (1406/
1986) yayımlanmıştır.

6. Kitâbü'l-Künâ

Et-Târîhul-kebîr'i
tamamlayıcı mahiyette olan bu eser, isimlerinden çok künyeleriyle tanınan 1000
kadar râvi hakkında kısa bilgiler vermektedir. Kitabın sonunda Abdurrahman b.
Yahya el-Muallimî el-Yemânî'nin eseri tanıtan bir yazısı bulunmaktadır. İbn Ebû
Hatim er-Râzî'nin Beyânü hatai Muhammed b. İsmâîl el-Buhârî fî Târîhih adlı
eseriyle birlikte Haydarâbâd'da basılmıştır (1360).

7. et-Târîh fî
ma'rifeti ruvâti'l-hadîs ve nakaleti'l-âsâr ve temyizi şikàtihim min duafâihim
ve târihi vefâtihim

Bu eser de Buhârî'nin diğer tarih kitaplarına
nisbetle oldukça küçük hacimli olup Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde bir
nüshası bulunmaktadır (Medine, nr. 524, 18 varak).

8. et-Te-vârîh
ve'l-ensâb

Bazı önemli şahsiyetler hakkında bilgiler ihtiva eden eserin
diğer kitaplarda olduğu gibi belli bir metodu yoktur. Topkapı Sarayı Müzesi
Kütüphanesi'nde bir nüshası mevcuttur (111. Ahmed, nr. 2969, vr. 382a-399b).


9. El-Edebü'l-Müfred

El-Câmiu's-sahîh' te bulunmayan güzel ahlâka
dair bazı hadisleri de ihtiva eden ve 644 bab içinde 1322 hadisi toplayan eser
Hindistan'da (1304), Agra'da (1306), İstanbul'da (1306, 1309), Kahire'de (1346,
1349) ve Muhammed Fuâd Abdülbâkî'nin tahkikiyle yine Kahire'de (1375/1955)
yayımlanmıştır.

10. Halku ef'âli'l-ibâd

Kulların diğer fiilleri
gibi Kur'an'ı telaffuz edişlerinin de mahlûk olduğunu ortaya koymak maksadıyla
yazılan eser Muhammed Semsülhak el-Azîmâbâdî tarafından Delhi'de (1306), Ali
Sâmî en-Neşşâr ile Ammâr et-Tâlibî tarafından Akài-dü's-selef adlı eser içinde
(1970), daha sonra müstakil olarak Beyrut'ta (1404/1984) yayımlanmıştır.


11. Ref'u'l-yedeyn fi's-salât

Namazda rükûa varırken ve rükûdan
kalkarken tekbir almanın sünnet olduğuna dair olan eser. Urduca tercümesiyle
birlikte Kalküta'da (1256) Ten-vîrü'l-'ayneyn bi-ref'i'l-yedeyn fi's-salât
adıyla Delhi'de (1299), Hayrû'l-kelâm fil-kıraati halfe'l-imâm ile birlikte
Kahire'de (1320) ve Ahmed eş-Şerîf tarafından Kurratü'l-ayneyn bi-ref'i'l-yedeyn
fi s-salât adıyla Kuveyt'te (1983) basılmıştır.

12. Kitâbü'1-Kırâ'a-ti
halfe'l-imâm

Ehl-i re'y'in görüşlerinin aksine farz namazlarda imamla
beraber cemaatin de Kuran okumasının gerekli olduğunu ileri süren eser.
Hay-rü'l-kelâm fil-kıraati halfe'l-imâm adıyla ve Urduca tercümesiyle birlikte
Delhi'de (1256), Kahire'de (1320ı ve Beyrut'ta (1985)
yayımlanmıştır.

Buhârî'nin bunlardan başka el-'Akîde (et-Tevhîd),
Ahbârü's-sıfât, Kazaya's-sahabe ve't-tâbiîn, et-Tefsîrü'l-kebîr, Kitâbu'l-'Atîk,
el-Eşribe, el-Hibe, el-Vuhdân (sadece bir hadis rivayet eden sahâbîlere dair),
el-Mebsût, el-İlel, el-Fevâid, el-İ'tisâm, Kitâbü Aşhâbi'n-nebî, Esmâ'üs-sahâbe,
Kitâbü'l-îmân, Birrü'l-vâlideyn, el-Câmi'u's-sağir, el-Camiu'l-kebîr
(el-Câ-mi'u's-sahih'i bu eserden meydana getirdiği düşünülebilir) gibi eserleri
bulunduğu, hocalarının adlarını yazdığı bir Meşyeha'sı olduğu eserlerindeki
ifadelerinden ve kaynaklardan anlaşılmaktadır. Buhârî'nin üç râvi ile Hazret-i
Peygamber'e ulaşan rivayetlerini ihtiva eden es-Sülâsiyyât daha sonraları tertip
edilmiştir. Onun el-Câmius-sahîh'teki bazı "kitâb"ları önce müstakil olarak
yazdığını, bunları daha sonra yeniden gözden geçirerek eserine birer bölüm
olarak aldığını tahmin etmek güç değildir. Daha çok et-Târîhu'1-kebîr'de görülen
es-Sahîh, el-Müsned, el-Müsnedü'l-kebîr, el-Muhtasar gibi kitap isimleriyle de
el-Câmius-sahîh'i kastetmiş olmalıdır.

* * *

Akaide Dair
Görüşleri [2]

El-Câmi'us-sahîh ile Halku ef'âli'l-ibâd adlı
kitaplarının incelenmesinden, ayrıca el-Akide {et-Tevhîd), Ahbârüs-sıfât,
Ki-tâbul-îmân gibi akaide dair bazı eserler telif etmesinden anlaşıldığına göre
Buhârî, ünlü bir muhaddis olmasının yanı sıra itikadî konularla da yakından
ilgilenerek Selef inancına aykırı görüşler ileri süren Cehmiyye, Mutezile,
Havâric ve Şîa mezheplerini tenkit eden, böylece Ehl-i sünnet mezhebinin
oluşumuna katkıda bulunan ilk Sünnî âlimlerdendir. Ana İslâmî ilimlere ilişkin
özlü bilgiler ihtiva eden temel bir kaynak niteliğindeki el-Câmiu's-sahîh'inde
"Kitâbü't-Tevhîd" ("Kitâbü't-Tevhîd ve'r-red ale'l-Cehmiyye ve gayrihim"),
"Kitâbü'l-Kader", "Kitâbü'l-Fıten", "Kitâbü'l-îmân", "Kitâbü Bed'i'1-halk"
bölümlerine yer vererek bab başlıklarında ilgili âyetlerden başka, görüşlerini
tercih ettiği ashap ve tabiînin açıklamalarını sıraladıktan sonra bu hususu
hadislerle teyit etmesi; diğer "sünen" ve "cami'" türü hadis literatüründe yer
almayan "Kitâbü't-Tevhîd"de sıfat, zât-sıfat ilişkisi, esma-i hüsnâ,
tekvin-mükevven, meşîet-irade, rü'yetullah konularına, "Kitâbü'l-îmân"da imanın
tarifi, unsurları, iman-amel ve iman-günah münasebetine ilişkin konulara
girmesi, onun akaid problemleriyle yakından ilgilendiğini açıkça
göstermektedir.

Mihne devrinin yaşanmasına sebep olan Mu'tezile'nin ve
dolayısıyla kelâm ilminin aleyhinde meydana gelen ortamın tesiriyle olmalıdır ki
hemen hemen bütün hadis âlimleri, Kur'an ve Sünnet'te bulunmayan veya bunlarda
yer almakla birlikte ayrıntılarına girilmemiş olan bir itikadî meselenin
münakaşa konusu haline getirilmesini bid'at telakki etmişlerdir. Buna karşılık
Buhârî, naslara aykırı birtakım inançların ortaya çıkması halinde Kur'an ve
Sünnet'e uygun olan görüş ve inancın belirlenip savunulması maksadıyla itikadî
problemlerin tartışılmasını gerekli görmüştür. Nitekim yaşadığı devirde nazik
bir mesele haline gelen ve yaratılmış bir varlık olan insana ait fiillerin bile
kadîm kabul edilmesini gerektirecek tarzda yoruma tâbi tutulan
"mes'eletü'1-lafz" (Kuranı telaffuz edişin yani Kur'an okumanın mahlûk olup
olmadığı) konusunu hadis âlimlerinin şiddetli muhalefetlerine rağmen münakaşa
etmekten çekinmemiştir. Ona göre bütün dinî konularda olduğu gibi akaid alanında
da hadisler Kur'an'dan sonra ikinci kaynaktır ve müteşâbih âyetlerin gerçeğe
uygun olarak te'vil edilebilmesi için hadislerden faydalanmak zaruridir.
Mu'tezile'nin itikadî konularda hataya düşmesinin asıl sebebi hadislere itibar
etmemesidir. Hadislerin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek de neticede
Kur'an'ı yanlış anlamaya götürür.

Buhârî, genel çerçeve itibariyle Selef
akîdesine bağlı olduğu ve kıyası kabul etmediği halde naslarda sınırları çizilen
bir akıl yürütmeyi caiz görür (Buhârî, "İ'tişâm", 12; a.mlf., Halku
ef'âli'l-'ibâd, s. 154). Nitekim aklî dengesini kaybetmiş bir sarhoşun
sarfettiği sözlerin hukukî bir değer taşımadığına hükmetmesi de onun akla
verdiği değeri gösteren bir delil kabul edilmelidir. Özellikle Halku
ef'alil-ibâd adlı eserinde yaptığı nakillerden anlaşıldığına göre akaid
konularında Abdullah b. Mübarek, Abdurrahman b. Mehdî, Ebû Ubeyd Kasım b.
Sellâm, Fudayl b. İyâz, Süfyân b. Uyeyne ve Nuaym b. Hammâd'm görüşlerini
benimseyerek onlardan etkilenmiştir. Buhârî'nin akaide dair görüşlerini şöylece
özetlemek mümkündür:

1. İlâhî Sıfatlar

Zât-ı ilâhiyyenin
isimleri, sıfatları ve fiilleri vardır. Zâtı gibi O'ndan ayrılmayan isimleri,
sıfatları ve fiilleri de kadîmdir. Bunların dışında kalan her şey yaratılmış
olduğundan zât, isim, sıfat ve fiil açısından O'na benzeyen hiçbir varlık yoktur
(Buhârî, "Tevhîd", 42; a.mlf., Halku efcâli'l-'ibâd, s. 206). Zira Kur'ân-ı
Kerîm'de Allah , zâtına (nefsine) "şey" kavramını nisbet etmiş (el-En-âm 6/ 19),
ilim, sem', basar, kudret, irade, kelâm gibi sıfatları bulunduğunu bildirmiş
(meselâ bk. en-Nisâ 4/166; Fâtır 35/11; ez-Zâriyât 51/58), Hazret-i Peygamber
ile ashabı da zât, isim ve sıfat kelimelerini kullanarak bunları Allah 'a nisbet
etmişlerdir. Allah 'ın zâtından ayrılmayan (bâin olmayan) sıfatlarının bulunması
O'nun yaratıklara benzetilmesini gerektirmez; aksine bu sıfatların zâttan
nefyedilmesi durumunda teşbih kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşir. Zira bu
takdirde Allah görme, işitme, konuşma, yaratma gibi üstün nitelikleri bulunmayan
putlara ve diğer cansız varlıklara benzetilmiş olur. İlâhî isimler yaratıkların
isimleri gibi sonradan ortaya çıkmış değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber bu
isimlerle Allah 'a dua etmiş ve istiâzede bulunmuştur (Buhârî, "Tevhîd", 13; İbn
Kay-yim, s. 91).

Kelâm Allah 'a ait sıfatlardandır. Zira Kur'an'da ve
hadislerde Allah 'ın Hazret-i Mûsâ ile konuştuğu, Kur'ân-ı Kerîm'in de Allah
kelâmı olduğu ve kelâmının nihayeti bulunmadığı bildirilmekte, âhirette de O'nun
kullarıyla konuşacağı haber verilmektedir. O kendine has bir kelâmla konuşur,
kelâmını yakında olana da uzakta olana da aynı şekilde duyurur, fakat onun
konuşması başka hiçbir konuşmaya benzemez. Yaratıkların sesi ve kelâmı ise
harflerden oluşmuştur (Buhârî, "Tevhîd", 33, 36, 37, 38; a.mlf., Halku
ef'âli'l-ibâd, s. 130-133, 146, 192-194).

Kur'ân-ı Kerîm Allah kelâmı
olup mahlûk değildir. Zira kelâm Allah 'ın zâtından ayrılmayan bir sıfattır.
Kur'an'm Allah kelâmı olduğu âyet ve hadislerle sabittir, ashap ve tabiînin
âlimleri de bu hususta farklı bir görüş beyan etmemişlerdir. Kur'an'ı okuma
(lafzü'l-Kur'ân) ve yazmaya gelince bunlar kullara ait fiillerdir. Çünkü
muhtelif âyet ve hadislerde kulların Kur'an'ı okumalarından söz edilmekte ve bu
fiil kendilerine nisbet edilmektedir. Ayrıca hadislerde Kur'an'ı yazmanın
kulların fiillerinden olduğuna işaret edilmektedir (Buhârî, Halku
ef'â-li'l-ibâd, s. 158-160, 200-201). Şüphe yok ki kulların kendileri gibi
fiilleri de mahlûktur. Okuma ile yazma fiilleri okunan ve yazılandan ayrı şeyler
olduğuna göre Kur'an'ı okuma ve yazma fiili de mahlûktur. Okunan ve yazılan
şeyler ise (Allah 'ın zâtı ile kaim kelâm) mahlûk değildir. Nitekim "Allah"
lafzını söyleyen ve yazan insanın bu fiilleri mahlûktur, fakat Allah (yazılan)
mahlûk değildir (a.g.e., s. 204). İmam Buhârî'ye göre, "Kur'an'ı telaffuz edişin
de mahlûk olmadığı" şeklinde taraftarlarınca Ahmed b. Hanbel'e atfedilen görüş
onun bu husustaki gerçek kanaatini yansıtmaz. Çünkü bu rivayetler asılsızdır. Bu
konuda âlimler arasında Ahmed b. Hanbel'e ait olarak bilinen şey şundan
ibarettir: Kur'an Allah kelâmıdır ve mahlûk değildir, diğer her şey mahlûktur
(a.g.e., s. 154). Buhârî Cehmiyye'nin, her şeyi Allah 'ın yarattığını, "Allah'ın
kelimesi" diye nitelendirilen Hazret-i İsâ'nın yaratılmış olduğunu ve Allah 'tan
"muhdes" âyetlerin geldiğini (ez-Zümer 39/62; en-Nisâ 4/171; eş-Şuarâ 26/5)
söyleyerek "şey" ve aynı zamanda Allah kelâmı olan Kur'an'ın yaratılmış
bulunduğunu ileri sürmesini de isabetsiz bulmuştur. Çünkü ona göre Ebû
Ubeyde'nin de belirttiği gibi Cehmiyye söz konusu âyetleri yanlış
mânalandırmıştır. Allah her şeyi yaratmakla beraber bütün yaratıkları "ol" (kün)
kelâmıyla yaratmıştır. Şu halde bu söz yaratılmışlardan öncedir ve kadîmdir;
zira Allah 'ın sıfatıdır. Hazret-i İsâ da "ol" kelimesiyle yaratıldığı için
"Allah'ın kelimesi" diye nitelendirilmiştir, yoksa gerçekten Allah 'ın kelimesi
değildir; dolayısıyla Hazret-i İsâ'nın mahlûk olması Allah 'ın kelâmının mahlûk
olduğu sonucunu doğurmaz. Ayrıca Arap dilinde müennes (dişi) varlıklar için
kullanılan "kelime" lafzının erkek olan Hazret-i İsâ hakkında gerçek anlamda
kullanılması dil kaideleri bakımından da imkânsızdır. Üçüncü delil olarak
Cehmiyye tarafından öne sürülen ve Kur'ân-ı Kerîm'de âyetlerin bir sıfatı olarak
zikredilen "muhdes" kelimesi de Kur'an'ın yaratılmış olduğu anlamında değil
âyetlerin Hazret-i Peygamber'e ve kavmine sonradan nazil olduğu mânasındadır
(a.g.e., s. 135-136).

Tekvin Allah 'ın fiili ve aynı zamanda sıfatı
olduğundan kadîmdir. Buhârî bu hususu açıklığa kavuşturmak için fiil, mef'ul,
fail ile vasıf ve sıfat tabirlerini tahlil etmektedir. Fiil bir işi veya nesneyi
meydana getirmek (ihdas), mef'ul meydana getirilen şey (hades), fail ise işi
veya nesneyi meydana getirendir. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah 'ın gökleri, yeri ve
aralarındaki her şeyi yarattığı belirtilmektedir. Gökler, yeryüzü ve diğer
yaratıklar "meful"dür. Failin fiili olmadan mef'ul meydana gelemez. Yaratmak
(tekvin) Allah 'ın fiili olup onunla nitelenmiştir, mef'ul (mükevven) fiilden ve
failden ayrı bir şey olup yaratılmıştır. Şu halde tekvin mükevvenden ayrıdır.
Vasıf (niteleme) "Şu uzun bir adamdır" ifadesinde olduğu gibi konuşan birinin
anlatımıdır. Bu sözde geçen "uzun" ise nitelenen adamın sıfatıdır. Bunun gibi
"Allah yaratıcıdır" denilince bunu söyleyen Allah 'ı yaratıcılıkla nitelemiş olur
(vasıf), yaratıcılık ise Allah 'ın sıfatı olup vasfetme olayından ayrı bir
şeydir. Sonuç olarak kulun sıfatı olan vasıf mahlûktur, buna karşılık Allah 'ın
sıfatı olan yaratmak mahlûk değildir (Buhârî, Halku ef'âli'l-'ibâd, s.
210-212).

Buhârî naslarda geçen yed, vech, nefs, ayn, istiva gibi
kavramları Allah 'ın sıfatları kabul eder. Bunlardan vech mülk yani ilâhî
saltanat, istiva ise Allah 'ın arşa yükselmesi anlamına gelir. Zira bu konuda
ashabın açıklamaları mevcuttur. Diğerleri hususunda herhangi bir izah
yapılmadığından mânalarını kavramak imkânsızdır (a.g.e., s. 127, 134; İbn
Kayyim, s. 90-93).

Allah 'ın dünyada görülemeyeceği, âhirette ise sadece
müminlerce görüleceği âyet ve hadislerle sabittir (Buhârî, "Tevhîd", 24; a.mlf.,
Halku ef'âlil-'ibâd, s. 214).

2. Kader

İnsanlar sadece
Allah tarafından haklarında önceden takdir edilip yazılan fiilleri yerine
getirirler. Hidayet-dalâlet, saadet-şekavet, hatta akıllı ve aptal olmak dahil
her şey kadere göre cereyan eder. Birçok âyet ve hadis bunu açıkça ifade
etmektedir (Buhârî, "Kader", 1-16; a.mlf., Halku ef'âli'l-'ibâd, s. 138).
Kulların fiillerini yaratan Allah , bu fiilleri işleyen ve kazanan (iktisap eden)
ise kullardır. Kul fiilinin yaratıcısı olamaz, çünkü bütün yaratıkları ve
onların yaptıklarını yaratan Allah 'tır (bk. er-Ra'd 13/16; Fâtır 35/3; es-Sâffât
37/96). Nitekim Kur'an'da insanların açıkça söylediklerini veya kalplerinde
sakladıklarını Allah 'ın bildiğine, çünkü bunları O'nun yarattığına işaret
edilmiştir (el-Mülk 67/ 13-14). Kul fiilinin yaratıcısı kabul edildiği takdirde
Allah 'a eş koşulmuş olur (Fussılet 41/9; Buhârî. "Tevhid", 40). Mutezilenin,
ilâhî fiillerin hadis olduğunu savunurken insanlara ait ihtiyari fiillerin kendi
irade ve kudretlerinin eseri olup Allah tarafından yaratılmamış olduğunu iddia
etmesi müslümanlann ashap devrinden itibaren öğrendikleri bilgilere aykırı
düşmektedir (Buhârî. "Tevhîd", 56; a.mlf., Halku ef'âli'l-ibâd, s.
137-141,212).

3. Nübüvvet

Gaybdan haber vermek ve insanlara
tabiat üstü bazı olaylar mucizeler göstermek peygamberlik alâmetlerindendir.
Çünkü gaybı bilmek de yaratmak da sadece Allah 'a mahsustur. Hazret-i
Peygamber'in büyük fetihler yapılacağını, müslümanlar arasında iç savaşların
çıkacağını, Sâsânî ve Bizans imparatorluklarına son verileceğini, yahudilerin
müslümanlar tarafından mağlûp edileceğini önceden haber vermesi ve bunların
aynen gerçekleşmesi onun peygamber olduğunu gösteren alâmetlerdendir. Yine onun,
ayı parmağı ile iki parçaya ayırması (inşikàku'l-kamer), az miktardaki suyu çok
sayıda insanın ihtiyacına cevap verecek şekilde arttırması, bir ekmek parçasını
yetmiş kişiyi doyuracak ölçüde çoğaltması, yağmur fırtınasını dua ile
durdurması, üzerinde hitabette bulunduğu hurma kütüğünün inlemesi gibi tabiat
üstü hadiseler göstermesi peygamber olduğunun diğer bazı alâmetleridir (Buhârî.
"Menâkıb", 25; Ahmed İsâm el-Kâtib. s. 689, 696-708).

4. Ahiret
Halleri

Başta kıyamet alâmetleri olmak üzere kabir azabı veya nimeti,
haşir, hesap, mîzan, sırat cennet ve cehennem haktır ve bunlara iman etmek
farzdır. Kuran'da cennet nimetlerinin hiçbir zaman tükenmeyeceği ve sürekli
olarak devam edeceği (Sâd 38 54; er-Ra'd 13, 35) açıklandığı halde Cehmiyye
cennetin eninde sonunda yok olacağını iddia etmiştir ki bu iman kavramıyla
bağdaşamayacak bir görüştür (Buhârî, Halku ef'âli'l-'ibâd, s.
121-122).

5. İman ve Günah

İman kalpteki inancı dil ile
ifade edip gereğini yerine getirmekten ibarettir. İlâhî buyrukları yerine
getirmekle artar, isyanla azalır. Zira Kur'ân-ı Kerîm'de imanın kalbî bir fiil
olduğuna işaret edilerek cennetin amellerle kazanılacağı belirtilmiştir (meselâ
bk. el-Bakara 2/225; el-A'râf 7/43). Hadislerde de iman amel olarak
nitelendirilerek her amelin niyetle (kalpte oluşmasıyla) gerçekleştiği ima
edilmiş, ayrıca namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, cihad yapmak gibi
fiillerin imandan olduğu açıklanmıştır. Bu sebeple iman Mürcie'nin iddia ettiği
gibi sadece kalbin tasdikinden, Cehmiyye'nin öne sürdüğü gibi kalpte meydana
gelen bilgiden, Kerrâmiyye'nin zannettiği gibi dil ile ifade etmekten ibaret
değildir. Kâmil iman "tasdik", "ikrar" ve "amel" unsurlarını yerine getirmekle
gerçekleşir. Bununla birlikte ilâhî buyruklara isyan ederek günah işleyen kimse
kâfir olmaz, sadece imanı eksik olan günahkâr bir mümin haline gelir. Çünkü
âyetlerde isyan edenlerden mümin diye söz edilerek şirkin dışındaki günahların
affedilebileceği bildirilmiştir (en-Nisâ 4/ 48. 116: el-Hucurât 49 9).
Hadislerde de iman edenlerin eninde sonunda cennete girecekleri, günah
işleyenlerin de nankörlük veya cehalet içinde bulundukları haber verilmiştir
(Buhârî, "İmân", 21-22; Aynî. I, 233, 239, 243); ancak büyük günah işleyen kimse
fâsık olur. Ehl-i kitaptan ve Mecûsîler'den daha sapık inançları benimseyen
Cehmiyye'nin ise tekfir edilmesi gerekir. Bu fırkayı tekfir etmemek İslâm
akaidini bilmemek demektir.

Görüldüğü gibi Buhâri akaid ve kelâm ilminin
temel problemlerinden ilahiyat, nübüvvet ve âhiret konularını naslardan
hareketle belirlemeye çalışmış, Ebû Hanîfe. Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'den sonra
Ehl-i sünnet akaidine ilişkin esasların çerçevesini çizip savunan âlimler
arasına girmiştir. Onun özellikle ilahiyat ve nübüvvet konularında yaptığı özlü
açıklamalar dikkat çekicidir. Zât, isim, sıfat ve fiil ayırımı yaparak
sıfatlarla birlikte ilâhî isim ve fiillerin zâttan ayrılmadığına, yani bunların
zâtla kaim ve dolayısıyla kadîm olduğuna işaret etmesi, "tekvin" ve "mükevven'in
birbirinden ayrı şeyler olup tekvinin kadîm, mükevvenin mahlûk olduğuna dikkati
çekmesi, kulların fiilleri, kader, kelâm sıfatı, halku'l-Kur'ân, rü'yetullah
konularını nasları ince tahlillere tâbi tutmak suretiyle delillendirmesi, Ehl-i
sünnet ilm-i kelâmının erken dönem ürünlerinden kabul edilmelidir. Nübüvvetin
ispatını daha sonra kelâmcılarca "haberî" ve "hissî" mucizeler diye adlandırılan
iki grup delile dayandırması, mucize kavramına ve nübüvvetin delillerine ilişkin
çekirdek bilgiler sayılabilecek mahiyettedir. Âhiret hallerinden kabir azabı
veya nimetinin mevcudiyeti, cennet ve cehennemin elan yaratılmış olduğu üzerinde
durması da kayda değer hususlardandır. Onun, imanın artıp eksileceğini kabul
etmesine karşılık büyük günah işleyeni tekfir etmemesi, ameli imanın aslından
değil kemalinden bir cüz saymasına bağlanmalıdır. İman konusunu işlerken amel
üzerinde ısrarla durması da Mürcie, Cehmiyye ve Kerrâmiyye akımlarını reddetmeye
yönelik olmalıdır.

Buhârî'nin kelâm problemleri içinde en çok meşgul
olduğu ve etrafında çeşitli spekülasyonların meydana geldiği asıl konu
halku'l-Kur'ân meselesidir. Onun bu husustaki görüşü eserlerinde açık seçik bir
şekilde işlenmesine rağmen (yk. bk.) bazı kaynaklarda iki zıt görüş haksız
olarak kendisine nisbet edilmiştir. Bunların birincisinde Buhârî'nin Kur'an'ın
mahlûk olduğuna, ikincisinde ise yazılması ve okunması dahil hiçbir şeyi ile
mahlûk olmadığına inandığı öne sürülmüştür {Tabakâtü'l-Hanâbile, I, 277-279; İbn
Hacer, IX, 54). Halbuki bu iddialar Buhârî'nin kendi eserlerinde yer alan
görüşlerine uymadığı gibi âlimler arasında ona ait olarak bilinen yaygın
görüşlere de aykırıdır. Nitekim Zehebî, Süb-kî, İbn Hacer, Aynî gibi meşhur
âlimler Buhârî'nin. "Kur'an Allah kelâmı olup mahlûk değildir, kulların fiilleri
ise mahlûktur, Kur'an'ı okuma da kulların fiillerindendir" demiş olduğunu
kaydederler (A'lâmü'n-nübelâ', XII, 454; Tabakàt, II, 230; Tehzîbut-Tehzîb, IX,
55). Öyle görünüyor ki Kur'an'ı okumanın dahi mahlûk olmadığını iddia eden bazı
Hanbelîler, Buhârî gibi büyük bir otoriteyi kendi saflarında göstermek
istemişler ve ona ait olan, "Ben, Kur'an'ı okuyuşum mahlûktur demedim, kulların
fiilleri mahlûktur dedim" sözünün ikinci cümlesini atıp sadece birinci cümlesini
nakletmek suretiyle gerçek görüşünü tahrif etmişlerdir. Buhârî'nin, "Ben.
Kur'an'ı okuyuşum mahlûktur demedim" tarzında bir beyanda bulunması ise mazur
görülmelidir. Çünkü onun, devrin nazik meselesi haline gelen halku'l-Kur'ân
konusundaki görüşünden dolayı yaşadığı bölgeden ayrılmaya mecbur bırakıldığı
bilinmektedir. Bu sebeple üstü kapalı ifadeler kullanması ve, "Ben sadece
kulların fiillerinin mahlûk olduğunu söylüyorum, kim benden bundan başkasını
naklederse yalancıdır" demesini normal karşılamak gerekir. Ona atfedilen diğer
görüşün durumu da aynı mahiyettedir. Muhtemelen bazı hadisçilerle (Muhammed b
Yahya ez-Zühlî'ye uyanlar) bir kısım Hanbelîler, Buhârî'nin "Kur'an'ı okuma ve
yazma fiilleri mahlûktur" şeklindeki görüşünü tahrif etmişler ve onun Allah
kelâmı olan Kur'an'ın mahlûk olduğuna inandığını ileri
sürmüşlerdir.

Buhârî'nin halku'l-Kur'ân konusundaki görüşü, diğer
hususlarda olduğu gibi, daha sonra Ehl-i sünnete ait "kelâm-ı lafzî" ve "kelâm-ı
nefsî" ayırımına öncülük etmiş, mantıkî temelden yoksun olan Hanbelî görüşünün
zayıflamasında etkili olmuştur. Nitekim Buhârî'nin çağdaşı olan Müslim b. Haccâc
ve İbn Kuteybe gibi ünlü hadis âlimleri onun görüşünü benimsemişlerdir (Zehebî,
A'lâ-mü'n-nübelâ', XII, 410; İbn Kuteybe, s. 63-64).

Buhârî, tekvin
sıfatı, büyük günah işleyenlerin tekfir edilemeyeceği ve imanla İslâm'ın aynı
şey olduğu hususunda Ebû Hanîfe'ye, imanın artıp eksilebileceği konusunda Ahmed
b. Hanbel'e uymuştur. Ayrıca onun sıfatların ispatı ve Cehmiyye'nin tenkidi
noktalarında Ahmed b. Hanbel'den faydalandığını söylemek mümkündür. Her ikisinin
kullandığı delillerin benzerlik arzetmesi bunu teyit etmektedir. Allah 'ın arşın
üstünde istivası ve imanın artıp eksilmesi meselelerinde ise itikadî konuların
çoğunda öncülük yaptığı Mâtürîdiyye ile Eş'ariyye kelâmcılarından farklı
düşünmüştür.

***

Fıkıh İlmindeki Yeri [3]

Büyük bir
hadis imamı olarak şöhret bulan Buhârî aynı zamanda bir fakihtir. Ancak hadis
ilmindeki yüksek seviyesi sebebiyle bu yönü ikinci planda kalmıştır. Hayatı ve
ilmî şahsiyetinden bahseden tabakat kitaplarında kendisinin "fakihlerin
efendisi", "bu ümmetin fakihi" ve "Allah'ın yarattığı kullar içerisinde en fakih
olanı" diye nitelendirildiği nakledilir. Bazı müellifler ise mukayese yolu ile
bir değerlendirme yaparak Buhârî'yi, hocaları Ahmed b. Hanbel ve İshak b.
Râhûye'den daha fakih sayarlar (İbn Hacer, Hedyü's-sârî, II, 237). İbn Kuteybe
de kendisine fetva soran bir adamı Buhârî'ye gönderirken ona, "İşte Ahmed b.
Hanbel, İbnü'l-Medînî ve İshak b. Râhûye, Allah bu üçünü de sana gönderdi"
diyerek Buhârî'ye danışmakla bu üç âlime danışmış sayılacağına işaret etmiş,
onun fıkıh ilmindeki bilgi ve kabiliyetinin seviyesini dile getirmiştir (Sübkî,
II, 222; İbn Hacer, a.g.e., II, 236).

Buhârî fıkıh ilmindeki bu üstün
mevkii sebebiyle dört mezhebin mensupları tarafından sahiplenilmiştir. Hanbelî
fakihlerinden İbn Ebü Ya'lâ onu Hanbelî fakihlerin birinci tabakasından,
Tâced-din es-Sübkî ise Şafiî fakihlerin ikinci tabakasından saymaktadır.
Abdullah b. Yûsuf, Saîd b. Anber ve İbn Bükeyr'den el -Muvatta'ı rivayet ettiği
için Buhârî Mâlikîlerce kendi mezheplerine mensup kabul edildiği gibi, Hanefî
fakihi İshak b. Râhûye'den ders almış olması sebebiyle de Hanefi'ler tarafından
kendi mezheplerine bağlı olduğu ileri sürülmüştür. Ancak onun birçok meselede
İmam Şafiî'ye muvafakat etmesi, Şafiî mezhebine mensup olarak şöhret bulmasına
sebep olmuştur. Fakat Keşmîrî ile bir grup hadis ve fıkıh âlimine göre Buhârî ne
belli bir mezhebe intisap eden mukallid, ne de herhangi bir mezhebin sınırları
içinde ictihadda bulunan "mezhepte müctehid"dir. Eğer fıkıh "şer'î-amelî
hükümleri tafsilî delillerinden istinbat ederek bilmek" ise Buhârî bu tarife
göre tam bir fakih ve bir "mutlak müctehid"dir. Zira Kitap ve Sünnet'e en geniş
çerçevede vâkıf olmuş ve hükümleri doğrudan o kaynaklardan elde etmiştir.
Sahabe, tabiîn ve daha sonra gelen müctehid imamların görüşlerine vâkıf olması
da onu bu hususta daha güçlü kılmıştır. El-Câmiu's-sahîh'indeki bab başlıklarını
tesbit ederken herhangi bir mezhebe bağlı kalmamış, yalnızca naklettiği nasları
dikkate alarak hüküm çıkarmıştır. Ayrıca Ebû Hanîfe'ye muvafakat ettiği yerler,
Şafiî'ye muvafakat ettiklerinden daha az değildir (Keşmîrî, I, 58). Meselâ
Buhârî, abdesti sadece iki çıkış mahallinden çıkan şeylerin bozduğunu kabul
ederek tenasül organına veya kadına dokunmak sebebiyle abdest almanın vacip
olmadığını söylemiş (Buhârî, "Vudû'", 36), böylece Ebü Hanîfe'ye muvafakat
ederken Şâfiî'den ayrılmıştır. Buna karşılık başkasının cariyesini gasbedenle
ilgili olarak verdiği hükümle Ebû Hanîfe'nin kanaatine ters düşmüştür (Buhârî,
"Hiyel" 9; krş. Kâsânî, VII, 152). Öte yandan İbrahim en-Nehaî'den hayızlı
kadının, İbn Abbas'tan da cünüp kimsenin Kur'an okumasında bir mahzur olmadığını
naklederken cünübün kıraatine cevaz vermekte ve bu fetvasıyla da fakihlerin
büyük çoğunluğuna muhalefet etmektedir (Buhârî, "Hayız", 7, İbn Hacer,
Fethu'l-bârî, II, 220). Şu kadar var ki Şâfiî'de görüldüğü üzere delillerden
ahkâm çıkarmak için esas teşkil edecek herhangi bir usul kaidesi Buhârî'den
nakledilmemiştir. Bu noktadan hareketle onun mutlak müctehid değil ancak
mezhepte müctehid olduğunu söylemek ilk bakışta mümkün gibi görünürse de aslında
doğru değildir. Çünkü bu ölçü doğru kabul edilecek olursa, Takıyyüd-din
Abdülganî'nin de belirttiği gibi, İmam Mâlik ile Ebû Hanîfe'nin de mutlak
müctehid sayılmaması gerekir (Hüseynî Ab-dülmecîd Hâşim, s. 169).

Bütün
âlimler, Buhârî'nin telif ettiği eserler ve verdiği fetvalar yoluyla büyük bir
fıkhî miras bıraktığı hususunda ittifak etmişlerdir. Söz konusu eserleri içinde
en önde gelenin el-Câmiu's-sahîh olduğu bilinmektedir. Bu eser başlı başına bir
fıkıh ve fetva hazinesi olarak nitelendirilmektedir. Özellikle Buhârî tarafından
konulan bab başlıkları fıkhî görüşlerini yansıtması bakımından apayrı bir önem
taşır. Bu sebeple, "Buhârî'nin fıkhı bab başlıklarındadır"
denilmiştir.

İbn Hacer'in tesbit ve değerlendirmesine göre Buhârî,
Sahîh'inde fıkhî bilgi ve inceliklerin bulunmasına özen göstermiş, bundan dolayı
rivayet ettiği naslardan birçok hüküm çıkarmış ve bu hükümleri ilgili kitâbın
(ana bölümün) muhtelif babları arasına uygun bir şekilde serpiştirmiştir. Bunu
yaparken gerekli yerlerde ahkâm âyetlerini zikretmeyi de ihmal etmemiştir.
Aslında el-Câmiu's-sahîh"i telif ederken Buhârî'nin takip ettiği hedef, koyduğu
prensipler çerçevesinde hadis nakletmenin yanında bunlardan ve ilgili âyetlerden
hükümler çıkarmak olmuştu. Bu sebepledir ki birçok babda rivayet ettiği
hadislerin isnadını başka yerde vermiş olduğundan tekrar kaydetmeyerek yalnızca
Hazret-i Peygamberden nakilde bulunan kimsenin adını ve hadisin ilgili kısmını
zikretmekle yetinmiştir. Bu ve benzeri durumlarda Buhârî'nin esas amacı, bab
başlığı olarak ele aldığı mesele için bir delil getirmek olmuş ve zaten malum
olan bu hadislere yalnızca işarette bulunmakla yetinmiştir. Bazen bir babda
sadece bir hadis kaydedilmesinin, bazen da konu ile ilgili olarak hadis
bulunmayıp onun yerine bir Kuran âyeti zikredilmesinin sebebi budur (meselâ bk.
Buhârî, "Mezâlim" 6, 7). Böyle durumlarda Buhârî'nin, bab başlığı şeklinde
ortaya koyduğu hükmün delilinin hadis değil Kur'an olduğunu belirtmek istediği
anlaşılmaktadır. Hatta bazan da bab başlığının altında hiçbir şey
kaydedilmemiştir (meselâ bk. Buhârî, "Mükâteb", 1. "Cihâd",
174).

Buhârî'nin el-Câmius-sahîh'ine koyduğu bab başlıklarının hem
muhaddisler hem de fakihler için taşıdığı önem dolayısıyla bu eser üzerine
yapılan şerhlerde konu itina ile işlendiği gibi aynı mevzuda müstakil eserler de
kaleme alınmıştır. İbn Hacer el-Askalânî'ye ait Fethu'l-bâri ile onun
mukaddimesi mahiyetinde olan Hedyü's-sâri bu hususta ilk hatırlanacak
kaynaklardır. Hadis ve fıkıh alanında otorite kabul edilen Hanefî âlimi
Bedreddin el-Aynîye ait Umdetü'l-kàri'de ise özellikle bab başlıkları ile ilgili
fıkhî konular derinlemesine incelenmiş, gerekli yerlerde birçok mesele
tartışmaya açılmıştır. Şehâbeddin el-Kastallânî İrşâdü's-sâri adlı şerhinde.
Muhammed Enver el-Keşmîrî de Feyzü'l-bârî'de aynı metodu takip etmişlerdir (bu
konuda telif edilen müstakil eserler için bk. el-CÂMİU's-SAHÎH).

İbn
Hacere göre Buhârî'nin fıkıh alanındaki kudreti sadece bab başlıklarında değil
aynı zamanda bablann düzenlenmesinde de görülmektedir. Hocası Ebû Hafs Ömer b.
Raslân el-Bulkînî'nin bu konudaki görüşlerini nakleden İbn Hacer (Hedyus-sârî,
II, 224-227). bu üslûp ve metottan etkilenmiş olarak Fethu'1-bâri'de benzeri
değerlendirmeleri ihmal etmemiştir. Meselâ "Kitâbü's-salât'in başlangıcında sözü
edilen tertip ve tanzimin fikhî cephesi hakkında ileri sürdüğü mütalaalar
dikkate değer (Fet-hu'l-bâri III. 3-4).

Buhârî. diğer imamların hüküm
çıkardığı şer'î kaynaklardan faydalanmakla birlikte onun genelde takip ettiği
metot hadisleri ihtiva ettikleri fıkhî hükümleri esas almak suretiyle bablara
ayırmak bu bablarda yer alan meseleleri Kur'an, hadis ve sahabe fetvalarına
dayandırmaktır. Bazı araştırmacılara göre bu metodun belli başlı üç özelliği
vardır.

1. Fıkhî hükme temel teşkil eden esas kaynağın sıhhatine güven
duymak;

2. Sahabe ve tabiîn tarafından varılan ya da onlar tarafından
teyit edilen hükmün doğruluğuna inanmak;

3. Ehliyetli bir fakihin önüne
bir hükmün âyet ve hadisle ilgisi hususunda yeni ufuklar açmak.

Buhârî
sadece kendi görüşünü zikretmekle yetinmemiş, bazı durumlarda muhalif görüşleri
de kaydetmiş ve onlarla tartışmaya girmekten çekinmemiştir. Bu durumlarda karşı
görüşü savunan kişi veya mezhebin adını anmak yerine "bazı insanlar, insanlardan
biri" tabirini kullanmıştır. Bu şekilde varit olan itirazların birçoğu Ebû
Hanîfe'ye yönelik olduğu için Hanefî mezhebi mensupları bu tabiri, imamlarının
lâyık olduğu makama yakışmayan bir ifade olarak değerlendirmişler, hatta bu
konuyu ciddi bir mesele gibi ele alan bir grup Hintli Hanefî âlimi Ba'zu'n-nâs
fî def'i'l-vesvâs (Hind 1892) adıyla bir kitap telif etmiştir. Söz konusu eser,
Buhârî'nin Ebû Hanîfe'ye yönelttiği itirazlara verilmiş cevaplar mahiyetindedir.
Bu konuda kaleme alınan diğer bir kitap da Keşfü'l-il-tibâs ammâ
evredehü'l-Buhâri alâ ba'zın-nâs'tır. Daha sonra Mevlânâ Mu-hammed Nezîr Hüseyin
ed-Dihlevî bu kitaba cevap vermek ve dolayısıyla Buhârî'yi savunmak maksadıyla
Ref'u'l-ilti-bâs an ba'zı'n-nâs adını verdiği bir eser kaleme almıştır (Hind
1311). Hüseynî Abdülmecid Hâşim de kaynaklarda son derece nâzik ve saygılı bir
kişi olduğu kaydedilen Buhârî'nin söz konusu tabirinin Hanefî âlimlerin
zannettiği gibi bir anlam taşımayıp tam aksine Ebû Hanîfe'ye saygıyı ifade
ettiğini ileri sürmektedir {el-İmâmü'l-Buhârî: muhaddisen ve fakîhen, s.
192-193).

[1] M. Mustafa el-A'zamî, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s.
368-371.

[2] Yusuf Şevki Yavuz, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s.
371-374.

[3] Salim Öğüt, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s.
375-376.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Ebû Abdillâh Muhammed ibni İsmâîl ibni İbrâhîm el-Cu'fî el-Buhârî
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bir Gönül Çağrısı :: islam alimleri :: Önemli , Büyük Şahsiyetler,-
Buraya geçin: